Gitme diyenlere!

Otomatik alternatif metin yok.

Bir yazar nasıl yazar sorusunun cevabı olabilir bu fotoğraf! Öncelikli olarak bir masa ve sandalye şarttır, bu iş için! Tabii ki, yazı makinesi de. Her şey bu malzemelerin varlığından müteşekkildir.
Sonra duruma göre yazılacak şeyler belirlenir. Buna yazarın hayal dünyası karar verecektir. En azından bende öyle oluyor! Oturuyorum yazıyorum. Öyle ilham falan beklediğim yok. Zira ilham denilen olaybenden ayrı bir varlık değil. Bazı insanlarda nefs vardır bende ilham var. Dürtüyor, hadi diyor! Böyle başlıyor her şey. Aynı yastığa baş koyuyoruz, aynı bardaktan su içiyoruz. Aynı göğe bakıyoruz ve aynı kişiyi seviyoruz yıllardır. Nereye gitsem orada bana mutlaka bir işaret sunuyor ve oradan devam ediyoruz yazmaya.
Hz. Peygamber’in; “ilim Çin’de olsa da gidip alın” dediği aşktan başka bir şey değil. Bu ilahi aşk olur, beşeri aşk olur. Her şey olabilir, mamafih ve illaki aşktır onun adı! Yüzyıllardır Yunus Emre’nin şiirlerini okuruz, Yunus oradan oraya gezen bir seyyahtır aynı zamanda. Aradığı aşktan başka bir şey değildir Kapı kapı gezmiştir aşkı bulmak adına, bulmuştur da en nihayetinde; “gel gör beni aşk neyledi” mısraı bunun en tutarlı göstergesidir.
Peki, aşk nedir? İşte bu zurnanın zırt dediği yere tekabül ediyor, çünkü aşkın bir tarifi yok! Adem’in hamuruna karılmış o harikulade maya, zamanın icat edildiği günden beri çöllere de düşürdü, ateşlerde de yandırdı, dağlar da deldirdi. Halden hale döndürdü Mevlana’yı!
Hiçbir kalıba tam anlamıyla oturtulamadı. Herkes onu aradı, herkes dilinden düşürmedi, ama kimse layıkıyla bir tarif konduramadı aşkın hacmine, kütlesi yoktu, ama ağırlığı vardı. Düştüğü yeri yakıyordu! Şuramda bir şeyler var diyordu gönlüne aşk düşen, boğazında sözcüklerin düğümlendiğini falan söylüyordu da, ilerleyen teknolojiye rağmen ne röntgen filmlerinde görülebiliyordu, ne de o gösterilen, yani bizim gönül dediğimiz anatomik olarak kalbin olduğu yere denk gelen, yani sol akciğere yatık vaziyette duran bölgenin neşterle açılıp bakılmasıyla görülebiliyordu. Mevcudiyetini haykırıyordu aşığın azalarının cümlesinde, ama cümle kurulamıyordu kendisiyle ilgili. Kays’ı çöllere düşürüp adının mecnuna çıkmasının sebebiydi. Duyguların en mucizevi olanıydı. Bir aşığa bunu neden böyle yaptın diye sorulmazdı! Sormak ayıptı. Maşukunun peşinden gitmesi de hiçbir şeyle izah edilebilecek bir şey değildi. Çin’de bile olsa giderdi aşık. Bunun izahatını beklememek lazımdı. Çünkü kuvvetle muhtemel aşık kişi de bilmiyordur izahını. Çünkü, o duygularının esiridir, gözleri kördür, kulakları sağırdır! Baktığında gördüğünün başkaları tarafından görülmeyeceğinin bilinciyle çoğu zaman soruları cevapsız bırakmaktadır zaten. Bir cevabı yoktur çünkü. Karıncaya demişler, nereye? Uzaktaki sevgilime demiş, ulaşamazsın demişler, olsun demiş, hiç olmazsa yolunda ölürüm!
Velhasılı kelam, masa, sandalye ve bir bardak çay her derde devadır! Bunu şairler, aşıklar, deliler ve peygamberler bilir!

(Not: Fotoğraf alıntıdır. Kimden olduğu belli değildir.)