Zehra (4)

(4)

 

İçinde bulunduğum durumdan kurtulmak adına psikolojik destek almaya karar vermiştim. Özel hastanenin birine telefon ettim, randevu talep ettim, ertesi gün saat 11’e randevu verdiler. Randevu saatinden 15 dakika öncesinde orada olmamı salık verdiler. Teşekkür ettiler, teşekkür ettim, kapattık telefonları. Başımı ellerimi arasına aldım oturduğum yerde. Ağlayamıyordum. Ağlamak isteyip de ağlayamamak da zormuş meğer. Ağırmış. Böyle tonlarca yükün altında eziliyormuşçasına bir duygu. Nereye dönsem yüzümü hep aynı hüsran, hep aynı hicaz nameler. Bu kadar yoğun duygular içinde olmamın sebebini bir türlü bulamıyordum. Çok uzun süre beraber olmamıştık halbuki, ama yoğun paylaşımlarda bulunmuştuk ve bitebileceğine hiç ihtimal vermediğimden olsa gerek, şimdi bu haldeydim. Son şansımsın sen benim, senden sonra kimse olmaz demiştim Zehra’ya. Çünkü senden başka kimseye güvenmiyorum ben bu kodumun dünyasında demiştim. Güven duygumu çok önceleri yitirmiştim, Zehra’ya da ilk başlarda hep bir tereddütle yaklaşmıştım. Sonrasındaysa bütün palamarları koy vermiştim. Güzeldi her şey. Çay koydum gel demelerini bile özlüyorum şimdi, çay koy geliyorum diyebildiğim kimsem yok şimdi. Öyle işte.

Bir an aklıma Şule geldi. Şule Küçükoğlu, ressam arkadaşım. Evet ya, Zehra’nın yağlı boya tablosunu niye yaptırmıyordum ki ben Şule’ye. Zehra’nın facebook’tan profiline girip uygun gördüğüm fotoğraflarından bir tanesini alıp doğruca fotoğrafçının birine gittim. Fotoğrafı büyütüp sarı bir zarfın içine koydular. Çıktığım gibi, Şule’yi aradım, çay içmeye davet ettim. Yarım saat sonra Yuvam Kafe’de buluşmak için sözleştik. Ben saatin gelmesini beklemeden gittim. Yuvam Kafe’den başka bir yere gittiğim yoktu zaten. Devamlı surette takıldığım mekandı burası. Hatta öyle ki, benimle buluşmak isteyen arkadaşlar benden önce giderler, ne zaman geliyorsun diye ararlardı. Öyle alışmıştı herkes. Hani şurada buluşalım falan değil, kesin oradadır diye giderler, yoksam da telefon ederlerdi. Mekana gidip, oturdum bir çay söyledim. Başladım Şule’yi beklemeye. Aşırı derecede dikkat dağınıklığı başlamıştı. Devamlı surette sağa sola bakınıyor, yoldan geçen herkesi Zehra zannediyor, sonra hayal kırıklıklarıyla önüme bakıyordum. Dikkat dağınıklığının yanı sıra dalgınlık da caba olarak promosyondu sanki. Ben böyle düşünce tufanlarının ortasında oradan oraya savrulurken Şule geldi. Ayağa kalkıp karşıladım, hoş geldin ve ne içersin faslından sonra, “hayırdır yahu, alelacele ne konuşacaksın benimle, çok merak ettim” dedi. Masanın üzerinde duran sarı zarfı aldım elime, içinden fotoğrafı çıkarmaya çalışırken ellerimin titremesine engel olamıyordum. Fotoğrafı gördüğü gibi, “E, Zehra bu” dedi. “Evet, büyük bir yağlı boya tablosunu yapmanı istiyorum senden, acele olarak hem de” dedim. Biliyordum sanatçı insana acele denmezdi ama, ciddi anlamda acelesi vardı bunun benim açımdan. Zehra’ya vermeyi mi düşünüyordum, yoksa odamın duvarına asıp geceleri uyurken en son Zehra’yı göreyim, sabahları Zehra’ya günaydın diyerek uyanayım diye mi düşünüyordum o an hiçbir şey kafamda net değildi. Zehra’ya verebileceğim uygun bir ortam hiç olmaya bilirdi. Zira karşıma çıkma benim bir daha telkinini almıştık. Karşısına çıkabilmek adına, elimdeki bütün geçerli sebepleri heba etmiştim. Öyle olmuştu, ne bileyim. “Yaparız” dedi Şule lafımı ikiletmeden, “ama” diye devam etti; “neden bu kadar acele ediyorsun” “Vallah aslına bakarsan neden acele ettiğimi bilmiyorum, ama bir an önce olsun istiyorum. Geç bile kaldım, daha önce niye gelmedi ki bu benim aklıma.” “Dert etme, hallederim ben” dedi. “Çok teşekkür ederim Şule” “Rica ederim arkadaşım, lafı olmaz” dedi. İki çay daha söyledik. İçinde bulunduğum durumu anlattım saatlerce. Sonra ben sustum, dikkatim dağılmıştı bir an, ne konuştuğumuzu bile unutmuştum hatta, dalıp dalıp gidiyordum. Bedenim ayrı telden çalıp, ruhum ayrı havadan oynuyordu. “Ne zamana yetişir tablo” diye sordum, “birkaç gün içinde hazır eder, ben sana haber veririm” dedi. “Hadi kalkalım, benim başka işlerim var, teşekkür ederim, buraya kadar yordum seni” dedim. “Lafı olmaz, ne zaman istersen” dedi Şule. Gideceği yere kadar bırakmayı teklif ettim, kabul etmedi. Yürüyeceğini söyledi. Vedalaşıp ayrıldık. Bu işlem de tamamdı. Ama gerçekten o tabloyu ne yapacaktım, nasıl bir yol izleyip de Zehra’ya verecektim, bilmiyordum.

 

*** ertesi gün…

Randevu saatinden 15 dakika önce olmam gerektiği yerdeydim. Benden başka kimse de yoktu psikologun kapısının önünde ama, bekliyordum işte. Kurallar böyleydi demek. Bir ara balkona çıktım, manzarası muazzamdı. Fotoğraf çekmeden olmazdı, çektim. Sonra bir sigara çıkardım. Bu manzaraya karşı bir sigara içmemek ayıp olurdu. Psikolog hanımın sekreteri hiç geciktirmeden, sanki başka işi gücü yokmuşçasına canhıraş bir şekilde “beyefendi siz ne yapıyorsunuz burada sigara içmek yasak” dedi. Bunların psikolojiden falan anladığı yoktu. “Arkadaşım bu manzaranın karşısında bir tane sigara içmeyen adamın ben hem aklından hem psikolojisinden şüphe ederim” diyemedim. Bunların kendilerine faydaları yok yahu diye geçti içimden, ama gelmiştik madem bir kere görüşmenin bir zararı dokunmazdı herhalde. Geçtim içeriye, oturmaya yeltendiğim esnada aynı sekreterin sıra sizde demesi aynı zaman dilimine denk düşünce böyle bi an askıda kaldım. Bakışlarımla dövdüm kadını resmen. “Neyin sırasıymış bu Allah aşkına, geldiğimden beri benden başka kimse yok zaten” diyemedim, “teşekkür ederim” deyip, zaten askıda kalıp oturamadığım koltuktan doğrulup iç kısımda psikolog hanıma ait olan, kapısında adı yazılı odaya geçtim. Psikolog hanım içeride tek başına oturuyordu. Ama yine de sıramı bekletmişlerdi bana. Sıra dedikleri saatti sanırım. Saat sırası. Dolmuş gibi değildi demek, dolduğu zaman hareket başlamıyordu. Saatle çalışıyordu bunlar. Saate riayet etmek önemliydi. Oldum olası kendilerini zamana göre ayarlayan insanları anlamamıştım, hep onlara acıyarak bakmıştım. Hiç de sevmemiştim kendilerini zamana göre ayarlayan insanları. Şimdi burada itiraf ediyorum, evet. Neyse, psikolog hanımın masasının önündeki koltuğa oturdum. Hoş geldiniz, beş gittiniz faslının akabinde, neyim olduğunu sordu, anlattım uzun uzun. Psikolog hanım hiçbir şey söylemiyordu. Boyuna önündeki kağıtlara bir şeyler yazıyordu. Arada bir; “Hı hı, anlıyorum, evet siz devam edin” tarzında sesler çıkarıyordu. O kadar! Bu muydu lan seans, ben bunları kendi kendime de anlatıyorum zaten diye geçirdim içimden, bir daha kendi kendime anlatırken de, hatta, her kendi kendime anlattığımda mutlaka kendime 80 lira vereceğim. Bu hayatta ben bunları en çok kendime anlattım, en çok da ben dinledim yine kendimi. Olaya bak! Anlattıklarım bittikten sonra, psikolog hanım oturduğu yerden kalkıp, arkamdan dolanıp, masasının önündeki benim oturduğum sandalyenin karşısına geçti, oturdu. “Şimdi” dedi, “öncelikli olarak sizden istediğim şeyler var” dedi. Nedir onlar diye bakıyordum. Arkadaş hem parayı biz veriyoruz hem de onlar bizden bir şey istiyorlar, ne biçim işmiş, böyle olunca tedavi mi olmuş oluyoruz ki biz acaba. Al işte, hayatta milyon tane anlam veremediğim şey vardı, bir tanesi daha eklendi. Psikoloji bilimine olan inancımı an itibariyle 80 lira vererek yitirmiştim. 80 liralık saygınlıkları varmış bunların meğer. “Ben her şeyin farkındayım hanımefendi” dedim. “Ben ne yapmam gerektiğini de biliyorum, lakin bunları hayatıma yansıtamıyorum” dedim. “Bana, bu bildiklerimi hayatıma nasıl yansıtabileceğimi anlatın, başka bir şey istemiyorum ben sizden” dedim. Tebessüm etti, “anlıyorum” dedi. Anlayabiliyordu Allah’tan, gerçi psikolog hanım da haklı şimdi yani, 80 liraya hayatın sırrını mı verecekti bana. Hepsi buydu işte. “Bir hafta sonra tekrar gelmenizi istiyorum ve gelirken bir hafta boyunca hayatınızda olmasını istediğiniz insanın özelliklerini ve sizin ayrılmış olduğunuz kişinin karakter özelliklerini bir kağıda tek tek yazmanızı istiyorum” dedi. “Ne olacak onlar öyle” dedim. “Şimdi, eğer sizin istediğiniz özellikler karşınızdaki insanda harfiyen varsa, siz rahatsızsınız, eğer karşınızdaki insanda sizin aradığınız özellikler yoksa, sizin hiçbir probleminiz yok, tedavi uygulamaya da gerek kalmayacak böylelikle” dedi. Benim Zehra’ya toz konduracak durumum yoktu, ne demekti yani karşımdaki insan aradığım insan olmayabilirmiş. Öyle şey mi olurmuş. Öyle bir şey yok. Çok sinirlenmiştim, ama sinirimi bir şekilde kontrol etmeye çalışarak ayağa kalktım. Zaten 80 liralık seansımızın sonuna gelmiştik. Bir saat boyunca konuşmuştum, bende ne bir aydınlanma, ne de bir hafifleme zuhura gelmişti. Yoktu yani herhangi bir hareketlilik. “Bir hafta sonra tekrar bekliyorum, o zamana kadar kendinize iyi bakın ve sizden özellikle rica ediyorum, uzunca bir süre kimseyle görüşmeyin, kimsenin derdini dinlemeyin, sizi daha da buhrana düşürecek olan arkadaşlarınızla gerekirse aranızı açın ve mutlak surette kendinize zaman ayırın ve kendinizi ödüllendirin, ne bileyim günün herhangi bir saatinde, sizi kimsenin tanımadığı bir kafe ya da parka oturun kendinize bir kahve ısmarlayın ve yine sizi kötü hissettirecek, geçmişi hatırlatacak bütün aktivitelerden uzak durun, alkol almayın mesela, duygusal şarkılar dinlemeyin. Daha önce beraber gittiğiniz ortamlara girmeyin. Belli bir süre böyle yapmaya çalışın, göreceksiniz, kendinizi daha iyi hissetmeye başlayacaksınız” dedi. Teşekkür ederek bir hafta sonra görüşmek üzere diyerek ayrıldım psikolog hanımefendinin yanından. Koridor kısmında oturan sigaraya Hitlerin Yahudi düşmanlığı gibi bir düşmanlık besleyen sekretere çok içimden gelmeyerek de olsa kolay gelsin diyerek çıktım hastaneden. Derhal bir sigara yaktım. Kendime kahve ısmarlayabileceğim bir yer bulmalıydım acilen. Hatta iki kahve ısmarlayayım kendime. Karşılıklı dertleşirim kendimle. Manyak gibi mi gördü beni acaba bu psikolog hanımefendi. Arkadaşım ben deli gibi aşığım her yerde Zehra’yı görüyorum, sen bana kendine kahve ısmarla diyorsun. Psikoloji bilimi bu saatten sonra ağzıyla kuş tutsa, yok yani, bitmişti. Bir daha psikoloji bilimine olan saygımı kazanabileceğimi hiç sanmıyordum. İnsanların paralarını söğüşlemekten başka bir şey değildi ki bu! Kişisel gelişim kitaplarına da soğuk bakmaya başlamıştım zaten son zamanlarda. Ne varsa yine insanın kendisinde vardı. Canım kendim deyip Turgut Uyar dizeleriyle “uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum…”

 

***

Telefonun sesiyle uyandım. Telefon odanın orta yerinde duran masanın üzerindeydi. Kim lan bu sabah sabah diyerek doğruldum yataktan. Bir gözüm açık diğer gözüm seyrek iki adımda masaya varmıştım. Telefonu elime aldığımda arayanın Şule olduğunu gördüm. Büyük bir heyecanla açtım telefonu, “efendim ressam hanım” “şair bey tablonuz hazır ne zaman isterseniz teslim edebilirim, siz hala uyuyorsunuz sanırım” “yok yahu ne uyuması, uyandım ben, yatağın içinde koşuyorum şuan” dedim. “He, evet tabi, sesinden belli” dedi. “O kadar belli oluyor mu yahu, şey Şule sen ne zaman müsait olursun, ben yarım saate hazır olurum, beraber bir yerlerde oturalım hem kahvaltı yapalım uygunsan” dedim. “Usta sen saatin kaç olduğunun farkında mı değilsin, dalga mı geçiyorsun benimle” dedi. Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp telefonun saatine baktım, öğleden sonrasının üçünü çeyrek geçiyordu. “Yuh!” dedim. “Nasıl, anlamadım” dedi Şule. “Yok sana demedim,öyle kendi kendime konuşuyorum, tamam ben yarım saat içinde hazır olurum, bir yerlerde oturalım çay içelim” dedim. “Tamam” dedi, “oralet de olur aslında” “Olur” dedim, “oralet de olur… yarım saat sonra Yuvam’da olurum ressam hanım” “Yarım sonra görüşürüz şair bey…”

***

Yarım saat sonra Yuvam’ın önünde bir ticari taksi durdu, Şule indi içinden, tabloyu zar zor indirdi arabanın arka kapısından. Ulan dedim ne sakat kafalı adamım ben gidip kızdan niye almadım ki ben tabloyu. Allah’tan sarmış sarmalamıştı da ne olduğu çok belli olmuyordu. Hayır olay o da değildi aslında, kız taşıyamayacağı için taksi tutmuş. Nasıl gelmedi ki aklıma alayım ben seni demek. Hayır o niye demedi ki gel al beni diye. Neyse, olan olmuştu. Oturduğum yerden kalkıp bir koşu gittim Şule’nin yanına, “yahu bu neden demedin gel al beni” “ne gerek var yahu hallettik işte…” “Bırak bari taksi parasını ben vereyim…” “Yok canım olur mu öyle şey, hallederim ben, al sen tabloyu geç, geliyorum hemen…” Aldım tabloyu dediğini yaptım. Arkamdan geldi Şule’de. Oturduk karşılıklı. Yanıma da tabloyu oturtmuştum. “Şule be, çok teşekkür ederim, de ben bunu ne yapacağım şimdi acaba” dedim. “Ne bileyim oğlum yap dedin yaptık, ne yaparsan yap. Orası beni ilgilendirmez. Yok mu bu kızın yakınlarda doğm günü falan, al tabloyu dayan kapısına. Hayır onu da mı ben söyleyeyim” dedi. Haklıydı, bir şeyleri bahane edip dayanmak lazımdı kapısına. Gelme demesi, gel anlamına da geliyor olabilirdi zira. Karşıma çıkma demesi de, karşımdan ayrılma demek olabilirdi pekala. Kadın milletine çok güven olmaz, bir şey derken başka bir şeyi kastediyor olabilirlerdi. Genel itibariyle de hep öyle olurdu. Ben düz adam olduğumdan mütevellit hiç anlamazdım bu kadın kısmının çetrefilli alfabesinden. Gelme demeleri, gel demek oluyor, gel demeleri de yine gel demek oluyor. Çık işin içinden çıkabilirsen. Seni seviyorum diyorlarsa mesela, kesinlikle seviyorlardır. Ama bazen seviyorken sevmiyorum dedikleri de olmuş olabiliyor. Tibet öküzü müyüm ben acaba ya? Bazen diyorum, senin neyine bu aşk meşk işleri, bırak, bak işine. Yaşa hayatını, anlamıyorsun işte, neyine zorluyorsun. Ama yok sevmek fıtratımda var benim diyorum sonra yine kendi kendime. Şairsin oğlum sen diyorum, gaza getiriyorum kendimi. Aşk fıtratında var senin. Ha gayret diyorum. Zehra diyorum başka da bir şey bilmiyorum ben. TDK’ya falan başvurmayı düşünüyorum, aşkın tanımının karşısına Zehra yazsınlar diye. Cidden düşünüyorum bunu bazen.

“26 Ekim doğum günü Şule” dedim. “E, tamam işte az kalmış, doğum gününde al tabloyu da dayan kapısına, bundan daha iyi fırsat mı olur” diyor Şule. “Haklısın” diyorum. Başlıyorum ne yapabilirim diye düşünmeye, o ara çay söylüyoruz. Çaylarımızı içerken ben hemen hiç konuşmuyorum. Şule de suskunluğuma ortak oluyor. Öyle karşılıklı susuyoruz. İnsanlar gelip geçiyorlar, yeni insanlar geliyor gidiyor kafeye, biz hala oturuyoruz. Ben bilmem kaçıncı düşüncenin enginlerinde dolaşırken. Şule bozuyor sessizliği. “Usta” diyor, “bana müsaade, sohbetine de doyum olmuyor, ama benim kalkmam lazım” diye lafını gediğe de koyuyor.” “Vallah kusura bakma, kafam hiç yerinde değil” diyorum. “Yok, sorun değil yahu, takılıyorum” diyor. Tekrar tekrar teşekkür ediyorum Şule’ye tabloyu acele tarafından yetiştirdiği için. Hiç sorun olmadığını, umarım beğenirsin deyip ayrılıyor yanımdan. Kalıyoruz Zehra’nın yağlı boya tablosuyla baş başa. Yan yana oturuyoruz tabloyla bayağı. Bir çay mı söylesem acaba diyorum. Yan gözle bakıyorum tabloya, Allah’tan üstü kapalı. Kimse ne olduğunu anlamıyor. Ben de ne ile karşılaşacağımı merak etmiyor değilim. Hesabı ödeyip kalkıyorum mekandan. Alıyorum tabloyu da elime. Düşüyorum yola. Arabaya gittiğim gibi, ön koltuğa oturtuyorum Zehra’nın tablosunu. Üzerindeki örtüyü de bir hışımla yırtıp atıyorum. Bi on dakika öyle kalıyorum. On dakika büyülenmiş gibi bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum. Dikkatimi başka yöne odaklayamıyorum. Kafamı çeviremiyorum. Burnundaki hızmayı bile yapmış yahu. Hipnoz olmuş gibiyim resmen. Dünyanın en güzel manzara resmiyle karşı karşıyayım. Yumruğumu ısırıyorum, gülmekle ağlamak arası bir duygu vardır ya, tam olarak oradayım. Gözümden süzülen yaşa engel olamıyorum. Sağanak halinde yağmaktır aslında bu manzaranın hakkı, ama içi yanarken insan ağlayamazmış ya, ağlayamıyorum. Gözümün yaşını siliyorum elimin tersiyle. Direksiyonu iki elimle tokat atar gibi tutuyorum. Marşa basıyorum, Zehra’nın yağlı boya tablosu sağ koltukta oturuyor. Zehra’dan daha çok Zehra gibi, öyle gururluyum ki, bu gururun resmini yap deseniz zaten kabiliyetim yok, şiirini yaz deseniz, bütün harfler çaresiz. Kifayetsiz kalıyorum. Orhan Veli’nin dediği yerdeyim. “Ah bir de rakı şişesinde balık olsam…”

 

***

Tablo elimde eve geldiğimde annemin tepkisi görülmeye değerdi, “o ne o, Zehra değil mi o?” “Evet, annecim Zehra” “Ne yapacaksın onu, oğlum bana resmi değil kendisi lazım, gelin lazım bana artık, bırak artık böyle şeyleri… görüşüyor musun sen Zehra ile” “Hayır anne görüşmüyoruz, kapatalım bu konuyu çok rica ediyorum…” “Neden kapatıyormuşuz, bi sen iyisin herkes kötü di mi? Şu kızın yüzündeki güzelliğe bakar mısın? Adının anlamı yüzüne yansımış resmen, ama sana sorarsak, Zehra kötü, Zehra’nın adını anma, ama portresini al eve getir… ne yapmaya çalışıyorsun oğlum sen” Ne diyeceğimi bilemedim tabi anneme, her zamanki gibi haklıydı annem. Haklı olması benim mutlu olmama yetmiyordu tabi, orası ayrı. Aldım Zehra’nın resmini odamda baş köşeye astım. Geçtim karşısındaki koltuğa oturdum. Saatlerce seyrettim. Hareket etmeden baktım, baktım, baktım. Annem arada geldi kapının aralığından baktı. Çay içer misin diye sordu. Cevap vermedim. İçeride normalde sigara içmezdim. Çay demlemiş annem, çayla beraber kül tabağı da getirdi yanında, bu akşam serbest dedi. Beni şu dünyada bi annem anlıyordu, bu akşam bunu bir kez daha anlamış olmanın vermiş olduğu huzur ile çayım ile sigaramı içerken Zehra’nın portresini seyretmenin hazzını yaşıyordum. Uzun bir aradan sonra ilk defa Zehra ile karşılıklı çay ve sigara içiyorduk. Az şey miydi bu Allah aşkına! Tabi, Zehra bunu hiçbir zaman bilmeyecekti. Orası ayrı mevzu. Hiç bilmediği mekanlarda adamın biri kendisinin portesini seyredip mutlu oluyordu da, Zehra kim bilir hangi alemlerdeydi. Kim bilir belki de… neyse, mevzu oraya hiç gelmesin. Düşüncelerime dikkat etmeliyim.

 

*** üç ay sonra…

 

Yeni kitap çıkmıştı onunla ilgili şehrin tek kitapçısına görüşmeye gidiyordum. Bir imza günü tertiplemeyi teklif etmişlerdi. Onu görüşecektik. Akşam üstü saat altı civarı kitapçının önüne arabayı park ettikten sonra, kitapçının hemen yanındaki kafede gördüklerim hayatımın en büyük çıkmazına sokmuştu beni. Zehra ve karşısında piyasadan polis olduğunu bildiğim elamanın biri. Karşılıklı oturuyorlar, sohbet ediyorlar. Ve Zehra’nın ağzı kulaklarında. Beynimden vurulmuşa döndüm o an. Ne yapacağımı bilemedim. Bi on beş saniye kadar kaldım öyle. Sonra kitapçıya gitmekten vazgeçip yukarıya doğru yürümeye başladım. İstemsiz hareketler içindeydim. Ne yaptığımı bilmiyordum. Kontrol benden çıkmıştı. Oradan oraya sinir harbi içerisinde dolanıp duruyordum. Bi beş – on dakika dolandıktan sonra, geri döndüm ki, Zehra ile yanındaki lavuk yan yana karşıdan geliyorlar. Beynime ikinci kurşunu yemiştim, ama yıkılmamıştım. Sendelediğim çok belli oluyor muydu acaba karşıdan. Beni görünce hafif sendeler gibi olduğunu hissettim Zehra’nın da, ama hayatında alelade bir yabancının yanından geçip gittiği gibi geçti ve gitti. O geçip gittikten sonra, geçip gittiği yerde bi beş dakika kadar hareketsiz kaldım. Arkama dönüp bakamadım da, öyle kaldım. Ne yapmam gerekiyordu ki şimdi benim. Ben kendimi nerelerden atsaydım çıkardım bu durumun içinden. Bu nasıl bir ruh haliydi. Dönüp dolaşıp aynı kuyunun dibine yuvarlanmak neyin nesiydi? Allah’ım ben nasıl bir imtihan ile sınanıyorum ki böyle? Anlamıyordum, gerçekten anlamıyordum. Gitmişti bütün yaşama hevesim. Tam şu zaman dilimi içerisinde ruhumu teslim etseydim, hazırdım işte, ne bekliyordu ki Azrail anlamıyordum. Bundan daha geçerli sebep mi olurdu? Her ölüme bir gerekçe lazımsa, buyurun cenaze namazına. Kaldı ki, ruhum terk etmişti bedenimi. Ceset olarak kalmıştım burada böyle. Ne ileri gidebiliyorum, ne geri dönebiliyorum. Allah’ım sen aklıma mukayyet ol yarabbim. Bu kadarı gerçekten çok fazlaydı. Ben ki, yeni çıkan kitabın arkasına “ne zaman gözlerin gelse aklıma, çayı şekersiz içiyorum” yazdırmıştım. Arka kapak yazısı buydu! Eee ne var bunda diyecek olursanız, ben çaya şeker atmayı Zehra’yı tanıdıktan sonra bıraktım. Onun sayesinde bıraktım. Ve ben hala çayı şekersiz içiyorum. Ve ben çıkardığım kitapta buna gönderme yapmıştım. Çünkü Zehra’nın gözleriydi benim yaşama sebebim, yaşama sevincim. Hayatımın tadı Zehra’nın gözleriydi, şekere ihtiyacım yoktu. Şimdi ne yapacaktım ben? Galakside ne kadar gezegen varsa, cümbür cemaat düştüler başıma, altında bir ben kaldım. Kıyamet dedikleri buydu herhalde. Sur’a üflenmişti. Bir bana kopmuştu kıyamet.

 

*** üç ay sonra…

 

Evde miskin miskin uzandığım yerde kitap okurken telefonuma gelen mesajla doğruldum. Gözlerime inanamıyordum. Uzun zamandır böylesine gözlerime inanamadığım olaylar çok cereyan etmiyordu. Telefona kilitlenip bi beş dakika kadar gelen mesaja baktım. Mesaj çok çetrefilli değildi. Adım yazıyordu sadece, ama Zehra’dan gelmişti. “Efendim” diye karşılık verdim mesajına. “Nasılsın” diye ikinci mesaj geldi. O an küçük İskender’in; “Tecavüzden sonra, zevk aldın mı diye sormak nasıl abesle iştigalse, gidişinin ardından aylar sonra arayıp, nasılsın, ne yapıyorsun diye sorman da o kadar abesti işte. Uyuz bir itin kasığındaki pire kadar mutluyum. Ve başını çöpe soktuğu için kıçı açıkta kalan bir kedi kadar tetikteyim. Tut ki mutluyum, tut ki yıkıldım! Sana ne!” yazmak geldi içimden, ama yazamadım. “Teşekkür ederim, sen nasılsın” diyebildim sadece. Hiç iyi olmadığından başladı, ne olursun beddualarını, ahlarını üzerimden çek diye devam ettim. Ne olduğunu anlamamıştım. “Hayırdır, Zehra ne oluyor” diye sordum. Hayatında hiç iyi şeyler yaşamadığını ve bunları benim etmiş olduğum beddualar yüzünden olduğunu söylemeye başladı. Şu kıssa ile cevap verdim bu ithamlarına;

“Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir.Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir.
Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir.
Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir…
Saç, sakal, bıyık, kaş ne varsa hepsinden.
Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
– Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya baslar.
Derviş aynada kendini takip etmektedir.
Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır.
Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri.
Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:
– Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.
Dervişlik bu…
Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek.
Kaideyi bozmaz derviş.
Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden.

Berber mahcup, fakat korkmuştur.
Ses çıkaramaz.
Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa baslar.
Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
“Kabak aşağı, kabak yukarı.”
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkandan çıkar.
Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir.
Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır.
Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir.
Kabadayı oracığa yığılır, kalır.
Ölmüştür.
Görenler çığlığı basar.
Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:
– Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
– Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim.
Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!..”

“Bazı şeyleri anlayabilmem için yaşamam gerekiyormuş, senin durumundan daha kötü durumdayım şuanda, hiç iyi değilim, ne olursun çek beddualarını üzerimden” diye devam etti. Göndermiş olduğum uzun mesajdan sonra da. “Ne oldu Zehra, seni bu kadar kötü duruma getiren olay nedir” diye sordum. Meğer hayatına aldığı polis bunu güzelce aldatmış. Ve bu aldatma olayı da üniversiteden arkadaşı olan bir kız vasıtasıyla öğrenmiş. “Ne alaka” dedim. Meğer eleman her ilde, ilçede farklı isimlerle takılıyormuş. Bir vesileyle de çıkmış bu ortaya. Tabi Zehra da başkasından almış olduğu yarayı, benim beddualarıma bağlamıştı. “Benim bu olayla bir alakam yok Zehra” dedim. “Ben sana hakkımı da helal ettim, bir ahım da bedduam da yok. Ben zamanında sana polisten arkadaş bile olmaz derken, şaka yapmıyordum. Sen gittin kendine sevgili yaptın. Üstelik bana yalnız kalmaya ihtiyacım var, beni biraz yalnız bırak demiş olmana rağmen. Başka yerde açtığın yaralarını bende pansuman etmeye mi geldin” dedim. “Haklısın, özür dilerim, yaşattığım her şey için, özür dilerim, ne diyeceğimi bilmiyorum. Günlerdir içiyorum, sabahlara kadar ağlıyorum. Ben sana çok büyük yanlışlar yaptım” dedi. O an içimden bir şeylerin Zehra’ya doğru koştuğunu hissettim. Ulan dedim ben şimdi buna sevineyim mi üzüleyim mi? Ne halt edeceğim ben şimdi diye söylendim kendi kendime. Kalktım bir sigara yaktım, Zehra’nın duvarda asılı duran tablosunun karşısına geçip derin bir nefes çektim. İkinci nefeste, gün olacak bana geri geleceksin dememiş miydim? Hoş geldin ay yüzlüm, Zehra’m hoş geldin diye söylendim kendi kendime. Bir şeyin olduğu da yoktu ya, sanki olacak gibiydi. Bekleyip görecektik en nihayetinde.

 

***

Eski mevzuları açıp, olur olmadık kavgalara tutuşmasaydık, Zehra gayet ılımlıydı bana karşı. Sabahları günaydın mesajı atıyor, akşamları iyi geceler demeden uyumuyordu. Ama benim şeytanlarım iş başındaydı. İçten içe kemiriyorlardı beni, vesvesenin bini bir para. Hiç durmadım açtım eski konuları. Altından girdim üstünden çıktım. Ağza alınmayacak hakaretler ve küfürlerin akabinde. Yine aramız açıldı beklenen üzere. Bu saçma sapanlıkları yapıyordum, sonra da gidip içiyordum. Akıllanmayacaktım ben. En çok kendime zararım vardı, kendimle beraber etrafımdaki insanları da aynı girdabın içine sürüklemekten başka bir şey yapmıyordum. Tamam eyvallah, geçmişte yaşanmış kötü şeyler olmuş olabilir. Benden sonra, başka birine de gitmiş olabilir. An itibariyle gelmiş ya işte, aylardır beklediğin bu değil miydi zaten, şimdi niye bu zamanın tadını çıkarmak dururken, kaybetmek için elinden geleni ardına koymuyorsun, nedir bu, hangi aklın ürünüdür, gerizekalı mıydım acaba ben? Güven diyordu içimden bir ses. Güven bir kere gitti miydi, bir daha ne yaparsan yap, hep boşa. Bir yerden sonra olmuyor. Bozuluyor. Bozulabileceği kadar bozuluyor. Bir daha tamir olmayacak şekilde bozuluyor. Gerçekten de öyle olacaktı galiba. Bozulabileceği kadar bozulacaktı her şey. Böyle kavgalarımızdan sonra yine görüşmemeye başlamıştık Zehra’yla. Ben yine eskisi gibi olmuştum. Sabahlara kadar içiyordum, günde üç paket sigara bana mısın demiyordu. Böyle yaparak düzeleceğini mi umut ediyordum bilmiyordum. Düzelmeyecekti işte, düzeleceği varken bozmuştum. Kalkmış gelmiş işte, her şeyin üzerine bir sünger çekip, kaldığın yerden devam et. Yok, hayır olmaz. İllaki imkansızlığa sürüklenecek ne var ne yoksa.

İki gün hiç konuşmadık. İkinci günün akşam üstüydü. Evdeydim. Pinekliyordum. Telefonuma mesaj geldi. Adım yazıyordu sadece mesajda yine. “Efendim” diye karşılık verdim. “Görüşelim mi” diye soruyordu. Hiç ikiletmedim. Neden, nasıl, niçin soracak durumda değildim. “Neredesin” dedim. Okulda olduğunu, yarım saat sonra çıkacağını, servisten çarşıda ineceğini ve indiği yerden kendisini almamı söyledi. “Tamam” dedim. Apar topar hazırlandım. Aldım arabanın anahtarlarını çıktım evden. Yarım saat sonra aradı, çarşıda emniyet müdürlüğünün önündeki durakta beklediğini söyledi. Hava hafif çiseliyordu. “Nereye gitmek istersin” diye sordum. Çok fazla oturmayacağını, babasının ve annesinin evde olduğunu. Şehir merkezinden uzaklaşmayalım, ama çayla beraber sigarayı da rahat içebileceği bir yere gitmek istediğini söyledi. “Var mı öyle bildiğin bir mekan” dedim. Şehrin en güzel manzaralı kafesini söyledi. “Biliyor musun orayı” dedi.” Bir şey söylemeden arabayı oraya doğru sürmeye başladım. Yol boyunca hiç konuşmadık. Beş dakika sonra mekanın önündeydik. İçeride sigara içilmediğinden mütevellit, dışarıda da hafiften yağmur çiselediği için kamelya gibi bir şeyin altında duran masayı gösterdi mekan sahibi. Teşekkür edip oraya geçtik. Karşımdaki sandalyeye geçti oturdu. O tarifi mümkünatı olmayan yeşil gözlerini gözlerimin içine dikti ve dedi ki; “ben intihar etmeyi düşünüyorum ve senden de helallik almaya geldim.” Nutkum tutulmuştu, ne diyeceğimi bilemedim ilkin. “ne saçmalıyorsun, sen” diye saçmaladım başlarda. Sonra kafayı toparlayıp, “bence de haklısın, intihar etmelisin, bari en azından nerede olduğunu bileyim, gün aşırı mezarına geleyim, gül falan bırakayım. Böylesi bence de daha mantıklı, ne zaman ediyorsun. Tüple mi edeceksin, hap mı yutacaksın, yoksa üçüncü kattan kendini aşağı mı salacaksın? Bak bu biraz riskli sakat kalma riski var, hani ölmezsen sakat kalırsan o daha kötü” dedim. Dalga geçiyordum tabi canım. Durdum, ciddileştim, “neden” diye sordum. Başına gelmeyen şey kalmadığından başladı, babasının işlerinin kötü gittiğinden devam etti, babası dolandırılmış, çok yüklü miktarda bir borcun altına girmiş, bir başka olaydan dolayı da babasının hapse girme riski varmış. Girebilirmiş her an hapse…” bunları anlatıyordu nefes almadan. Sessizce dinliyordum. Anlattıklarının sonuna geldiğine kanaat getirdikten sonra, “bitti mi” dedim. Susuyordu. Güzel gözlerinin ilk defa bu kadar anlamsız ve boş baktığının farkına vardım. “Evet” dedim, “çok haklısın, eğer sen intihar edersen, babanın bütün zararları kapanır, baban hapise girmekten kurtulur ve senin başına gelmiş geçmiş bütün felaketler senin arkandan anlatılacak birer anı olarak kalır insanların hafızasında, çok mantıklı gerçekten, canına kıyarak bir şeylerden kaçma isteği, duyduğum en mantıklı yol, aferin, aynen böyle devam et, bir de öğretmen olacaksın. Bu mudur senin öğrencilerine de öğreteceğin şeyler” dedim. susuyordu. Sonra üzerindeki montunu tutup, “bunun markası nedir” diye sordum. Söyledi. Sonra montundan göründüğü kadarıyla gömleğini tuttum, peki bunun markası nedir?” dedim. söyledi. Ayakkabılarından tut çorabına, montuna gömleğine kadar her şeyin marka, hesaba vursak üzerinde çantanla, kullandığın telefon ve içtiğin sigarayla beraber, nereden baksan bin lira taşıyorsun şuan ve her şeyin boktan olduğunu, her şeyin ters gittiğini anlatıyorsun bana, bu mudur ters giden hayat? Bu mu senin çıkmaz dediğin hayat. Sekiz yüz liraya ev geçindirmeye çalışan baba ne yapsın? Soma’da maden ocağında üç kuruş paraya çalışan ve hatta artık çalışamayan o üç yüz bir tane baba ne yapsın? O kadar yokluk görmüş ki adam, sedyeye binerken, abi çizmeleri çıkarayım sedye kirlenmesin diyor. Bak yokluk budur, bak bokluk budur kızım. Sen ne gördün ki, ne görmüşsün sen, neymiş bu kadar seni karamsarlığa iten gerekçeler. Allah aşkına salak salak konuşma da, git o balkonu sonradan içeri alınan evine. Anana babana kardeşlerine sarıl, o insanların sana ihtiyacı var. Bu nasıl bencilce bir düşüncedir ya, sen böyle bir şey yaptıktan sonra, arkada kalanlar ne olacak, beni geç, annen baban kardeşlerin arkadaşların, akrabaların ne olacaklar düşündün mü hiç? Herkes üç gün ağlar, anana babana hayat zindan olur. Sen o evde ol, orada nefes aldığını bileyim, o sonradan içeri alınan balkonun karşısına geçeyim bir sigara içimi kadar durayım, odanın ışığını seyredeyim, yanımda olmasan da, benim olmadığını bilsem de, orada olduğunu bileyim. Başka bir şey istemiyorum ben senden” dedim. bir sigara yaktım. Susma sırası bana gelmişti. Derin bir sessizliğe büründüm. Gözlerimin içine bakıyordu, gözünün yeşilini sevdiğim, eskiden olduğu gibi bakıyordu. Göz bebeklerine sarılmak geldi o an içimden. “kendine çeki düzen ver, sana ihtiyacı olan insanlar var, sen öğretmensin her şeyden önce, geleceğimizin sana ihtiyacı var Zehra, yapma bunu ne kendine ne de bize, seni sevenlere yapma, gözünü seveyim”

Çaylarımızı içip kalktık. Arabaya geçtiğimizde son kitabı arka koltuktan uzanıp aldım, kucağına bıraktım. Daha önce de bahsetmiştim ben çaya şeker atmayı Zehra’nın sayesinde bırakmıştım ve son kitabın arka kapağında “ne zaman gözlerin gelse aklıma, çayı şekersiz içiyorum” yazıyordu. “Hala çayı şekersiz içiyorsun,” dedi. “çünkü sen ve gözlerin gelip geçtiler benim hayatımdan,” dedim. O an zamanın durmasını istedim. Zehra hiç ayrılmasın yanımdan, bir ömür boyu o arabanın sağ koltuğunda otursun, ben sol koltuktan onu seyredeyim. Bir yerlere gitmeyelim, gidiyormuş gibi yapalım istedim.

 

Ama sonra ne var ne yok, yine bu hoyrat ellerimle yıktım, mahvettim ve kaybettim Zehra’yı. Bir daha hiç kazanamayacak, bulamayacak kadar uzaklara götürdüm bıraktım, söylediklerimle. Engel olamadım dilime. Ve ben bir daha kendimi hiç tanıyamadım. Her geçen gün değiştim, kendime hakim olamıyordum. Saçma sapan şeyler yapmaya devam ettim. O günden bugüne değişmeyen tek şey, hala Zehra’nın sonradan içeri alınan balkonunun karşısına geçip bir sigara içimlik de olsa durup, seyretmek. Hayatım bu kısır döngü içerisinde savrulup durur o günden beri.